14 Mart 2012 Çarşamba
Mass Effect 3
Korsana karşıyım.Cüzdanımda koca bir delik yoksa yeni oynayacağım oyunu satın almayı tercih ediyorum.Pek güvendiğim Bioware'in Mass Effect 3 cebimi yakmayı hak edecek düşüncesi içindeydim ve gittim satın aldım.
Sorun Bioware'de değil tabi.Electronic Arts'a bulaşan her firma gibi onlar da kirleniyor ister istemez.
EA'in pek sevgili oyun dağıtım platformu Origin elimdeki fiziksel kopyayı kullanmamıza izin vermiyor ve kendisi aracılığıyla hali hazırda elimizde olan dosyaları yeniden indirmeye zorluyor.Zaman, kota vesaire vesaire her birşeyden kayıp.Beraberinde Bioware'in de karizmasını yerle bir ediyor.
Şu an livechat'te bir EA yetkilisi ile görüşüyorum bu sorun ile ilgili bana sunacağı çözüm bundan sonra Reloaded, Skidrow gibi güzide insanlarla olan ilişkimin nasıl gelişeceğini belirleyecek.
Neydik? Ne olduk? Nereye Gidiyoruz? Thor
Captain America gelmiş geçmiş tüm süper kahraman klişelerinin bedene gelmiş hali olunca üzerine yazılabilecek enteresan cümlelerin sayısı azalıyor doğal olarak.Aylardır tek kelime yazmamış olmanın verdiği antremansızlıkla birleşince biraz sıradan bir blog yazısı oldu.Buradan sonra işler değişecek diye ümit ediyorum.
Buyurun, göklerin sahibini tanıyalım biraz da...
Thor (Marvelverse)
İskandinav mitolojisinden Amerikan popüler kültürüne son derece başarılı bir şekilde transfer edilmiş bir karakter Thor.Odin'in oğlu, göklerin tanrısı, Asgard'ın prensi...
Marvel'ın planı ilk etapta sadece Thor'u kadroya eklemekken karakter o kadar sevildi ki, ister istemez diğer Tanrı'lar da yavaş yavaş hikayeye dahil edilmek zorunda kaldı.Kötü mü oldu? Tabi ki hayır.
Thor'un Marvel kariyeri oldukça inişli çıkışlı ve bu kısa ve öz olması gereken yazıya pek uygun değil ancak özet geçince ;
Asgard'dan kovulan şımarık prens Dünya'ya düşüyor.Mjolnir'i eline almayı tekrar hak ediyor.Asgard'a geri dönüyor.Sevdiği kadın için Asgard'daki tahtından vazgeçiyor ve dünyada kalmaya karar veriyor.Avengers'a katılıyor ve hikaye sürüp gidiyor...
50 yıllık Marvel geçmişi boyunca Mjolnir'in ve Thor'un gücünün sahipleri bir çok kez değişiyor.Bazen iyi niyetli yabancılar, bazen tanrı olmayı hak eden yabancılar, bazen eski Thor'ların klonları, bir kez de Asgard ve Dünya'dan gelmeyen bir yabancı (Beta Ray Bill) tarafından gururla taşınıyor Mjolnir.Bu süreçte değişmeyen tek şey Thor'un dürüst, bilge ve mümkün mertebe kavga etmekten uzak durmak isteyeceğiniz bir karakter olduğu gerçeği...
Bugünlerde Thor'un işi biraz zor.Loki'nin son çılgınlığı Asgard'ı ve içinde yaşayan tüm Tanrı'ları yok etti.Thor hala Avengers'ın as kartlarından biri ancak kafasının içinde eski dostlarının ve kardeşinin sesleri ile yaşamak zorunda ve çok iyi bir iş çıkardığını söyleyemem.
Thor (Ultimateverse)
Ultimate Thor kanımca Ultimate evreninin Ultimate Spider-Man'den sonraki en renkli karakteri.Warren Ellis bir kez daha mucizeler yaratıyor onu yazarken.Thor'un 2010 versiyonu görkemli bir Tanrı'dan ziyade tüm dünya tarafından sorgulanan bir adam.
Gerçekten gökten zembille inmiş üstün bir varlık mı? Süper güçleri olan delinin teki mi? Mutant mı? İsviçre'li bilim adamlarının yarattığı bir süper silah mı? Gerçekten doğruluk için mi savaşıyor? Hippinin teki mi yoksa? Bütün bu soruların cevaplarını Ultimates ve Ultimates 2'nin sayfalarında bulabilirsiniz.Olur da ilginizi çekerse diye size cevapları ben vermeyeceğim.Fakat okuyacağınız hikayeden büyük zevk alacağınızı garanti edebilirim.
Günümüzün Thor'u Wall Street göstericileri ile beraber polisin üstüne yürüyor, Tony Stark'ın Margarita'sına fıçılarca bira içerek eşlik ediyor, George Bush'un çağrısına kıçını açarak cevap veriyor, sevdiği kadına Asgard'ın kraliçesi olmayı vaat ediyor ve görkeminden şüphe duyanları küle çevirmekten çekinmiyor.
Onun da maceraları bu sıralar New Ultimates'la devam ediyor.Fakat benim için değil.
Thor (Movieverse)
Thor sıradan bir filmdi.Bu konuda baştan anlaşalım.Asla X-Men First Class veya The Dark Knight ile aynı muhabbetlerde anılmayacak.Ancak bir şeyi daha kabul etmeliyiz...
Thor, şımarık bir prensin sürgüne gönderilip ünvanını geri kazanmak için harcadığı çaba üzerine yazılmış son derece sıcak bir filmdi.Sıcak garip bir kelime oldu ama Natalie Portman'ın içinde olduğu herhangi bir proje için abartı bir kelime olamayacağı kanısındayım.
Captain America'nın aksine Thor kendisine oldukça fazla "screen time" buluyor film boyunca ve Avengers'ta nasıl bir karakterle muhattap olacağımızın sinyallerini veriyor.Potansiyelini yeni yeni keşfetmeye başlayan bu genç savaşçı/prens/tanrı bu yaz beyaz perdeyi süsleyen en eğlenceli karakterlerden biri olmak üzere.
Eh, madem Avengers'ın as kartlarından gidiyoruz Iron Man'den önce Hulk'tan bahsedip heyecanı biraz arttırmak lazım.Stay tuned.
Buyurun, göklerin sahibini tanıyalım biraz da...
Thor (Marvelverse)
İskandinav mitolojisinden Amerikan popüler kültürüne son derece başarılı bir şekilde transfer edilmiş bir karakter Thor.Odin'in oğlu, göklerin tanrısı, Asgard'ın prensi...
Marvel'ın planı ilk etapta sadece Thor'u kadroya eklemekken karakter o kadar sevildi ki, ister istemez diğer Tanrı'lar da yavaş yavaş hikayeye dahil edilmek zorunda kaldı.Kötü mü oldu? Tabi ki hayır.
Thor'un Marvel kariyeri oldukça inişli çıkışlı ve bu kısa ve öz olması gereken yazıya pek uygun değil ancak özet geçince ;
Asgard'dan kovulan şımarık prens Dünya'ya düşüyor.Mjolnir'i eline almayı tekrar hak ediyor.Asgard'a geri dönüyor.Sevdiği kadın için Asgard'daki tahtından vazgeçiyor ve dünyada kalmaya karar veriyor.Avengers'a katılıyor ve hikaye sürüp gidiyor...
50 yıllık Marvel geçmişi boyunca Mjolnir'in ve Thor'un gücünün sahipleri bir çok kez değişiyor.Bazen iyi niyetli yabancılar, bazen tanrı olmayı hak eden yabancılar, bazen eski Thor'ların klonları, bir kez de Asgard ve Dünya'dan gelmeyen bir yabancı (Beta Ray Bill) tarafından gururla taşınıyor Mjolnir.Bu süreçte değişmeyen tek şey Thor'un dürüst, bilge ve mümkün mertebe kavga etmekten uzak durmak isteyeceğiniz bir karakter olduğu gerçeği...
Bugünlerde Thor'un işi biraz zor.Loki'nin son çılgınlığı Asgard'ı ve içinde yaşayan tüm Tanrı'ları yok etti.Thor hala Avengers'ın as kartlarından biri ancak kafasının içinde eski dostlarının ve kardeşinin sesleri ile yaşamak zorunda ve çok iyi bir iş çıkardığını söyleyemem.
Thor (Ultimateverse)
Ultimate Thor kanımca Ultimate evreninin Ultimate Spider-Man'den sonraki en renkli karakteri.Warren Ellis bir kez daha mucizeler yaratıyor onu yazarken.Thor'un 2010 versiyonu görkemli bir Tanrı'dan ziyade tüm dünya tarafından sorgulanan bir adam.
Gerçekten gökten zembille inmiş üstün bir varlık mı? Süper güçleri olan delinin teki mi? Mutant mı? İsviçre'li bilim adamlarının yarattığı bir süper silah mı? Gerçekten doğruluk için mi savaşıyor? Hippinin teki mi yoksa? Bütün bu soruların cevaplarını Ultimates ve Ultimates 2'nin sayfalarında bulabilirsiniz.Olur da ilginizi çekerse diye size cevapları ben vermeyeceğim.Fakat okuyacağınız hikayeden büyük zevk alacağınızı garanti edebilirim.
Günümüzün Thor'u Wall Street göstericileri ile beraber polisin üstüne yürüyor, Tony Stark'ın Margarita'sına fıçılarca bira içerek eşlik ediyor, George Bush'un çağrısına kıçını açarak cevap veriyor, sevdiği kadına Asgard'ın kraliçesi olmayı vaat ediyor ve görkeminden şüphe duyanları küle çevirmekten çekinmiyor.
Onun da maceraları bu sıralar New Ultimates'la devam ediyor.Fakat benim için değil.
Thor (Movieverse)
Thor sıradan bir filmdi.Bu konuda baştan anlaşalım.Asla X-Men First Class veya The Dark Knight ile aynı muhabbetlerde anılmayacak.Ancak bir şeyi daha kabul etmeliyiz...
Thor, şımarık bir prensin sürgüne gönderilip ünvanını geri kazanmak için harcadığı çaba üzerine yazılmış son derece sıcak bir filmdi.Sıcak garip bir kelime oldu ama Natalie Portman'ın içinde olduğu herhangi bir proje için abartı bir kelime olamayacağı kanısındayım.
Captain America'nın aksine Thor kendisine oldukça fazla "screen time" buluyor film boyunca ve Avengers'ta nasıl bir karakterle muhattap olacağımızın sinyallerini veriyor.Potansiyelini yeni yeni keşfetmeye başlayan bu genç savaşçı/prens/tanrı bu yaz beyaz perdeyi süsleyen en eğlenceli karakterlerden biri olmak üzere.
Eh, madem Avengers'ın as kartlarından gidiyoruz Iron Man'den önce Hulk'tan bahsedip heyecanı biraz arttırmak lazım.Stay tuned.
Neydik, ne olduk, nereye gidiyoruz? Captain America
2012 yazı süper kahramanlar için oldukça renkli ve hareketli geçecek.Fakat söz konusu karakterleri ne kadar tanıyoruz ya da sinema versiyonları gerçek hallerini ne derece yansıtıyor? Önümüzdeki süreçte Nisan ayı itibariyle sağda solda afişlerini göreceğimiz karakterlerin geçmişlerine ve farklı varyasyonlarına bir selam çakmayı planlıyorum.Bunu yaparken de pek bir milliyetçi duruşu ile Amerika'lı olmayan herkes için en sevimsizleri olan Steve Rogers'tan başlamayı uygun gördüm.
Yazının geri kalan kısmı boyunca Kaptan Amerika veya Yüzbaşı Amerika yazmak pek estetik gelmediğinden Captain America olarak hitap etmeye devam edeceğim kendisine.Ne de olsa özel isim sayılır değil mi?
Yazının geri kalan kısmı boyunca Kaptan Amerika veya Yüzbaşı Amerika yazmak pek estetik gelmediğinden Captain America olarak hitap etmeye devam edeceğim kendisine.Ne de olsa özel isim sayılır değil mi?
Captain America (Marvelverse)
Hepimizin bildiği haliyle Steve Rogers.Zamanın ötesinden gelip memleketinin bayrağını gururla üniformasında ve kalkanında taşıyan yüce insan.Yaradılış itibariyle herşeyden çok Amerikalı bir duruşu olsa da, Steve Rogers milliyetçiden önce doğruluktan yana bir karakter.Duruşu itibariyle dönem dönem koruduğu Amerika'nın kanunlarına karşı gelmekten çekinmeyen yeri gelince üniformasından bile vazgeçebilecek kadar yüce bir insan.
Şu sıralar Nick Fury'nin boşluğunda Maria Hill ile beraber S.H.I.E.L.D.'ın direktörlüğünü yapıyor.Ayrıca Secret Avengers ve New Avengers'ın da takım kaptanı.
Ultimate Captain America (Ultimateverse)
Ultimate Captain America orjinal Steve Rogers'ın aksine kusurlu bir karakter.Kendi doğruları olmasına rağmen milliyetçi duruşu ağır basan ve biraz bağnaz bir karakter.Kostümün daha modern durduğuna bakmayın, içindeki adam gerçekten de Nazi füzesiyle beraber 40'lardan kalma.
Kafayı çekip çekip karısını pataklayan Hank Pym'e de, kendisi savaşta kayıplara karışınca memlekette bıraktığı sevgilisiyle biraz mecburi olarak evlenen kankası zavallı Bucky'e de aynı şiddette yumruk indirebilen Steve Rogers, George Bush'un vitrini olmaktan da çekinmiyor 2010 versiyonunda.Amacı, sebebi doğru veya yanlış olması önemli değil.Amerika'nın menfaati için savaşılacaksa aradığınız adam bu.
Geri kalan Ultimates üyeleri 40'lardan kalmak aklıyla onlara ne kadar liderlik edebileceğini sorgulayıp durdular kariyeri boyunca.The Wasp ile yaşadığı ilişki sebebiyle de kıçına bayrak giymeye ne kadar uygun olduğunu sorguladı Amerika halkı.Fakat Steve Rogers öyle ya da böyle alnında Amerika'nın A'sını taşımaya ve Amerika'nın düşmanlarını bir bir alt etmeye devam etti.
Şu sıralar New Ultimates diye bir seride kariyeri devam ediyor.Ancak yazar/çizer kalitesi o kadar düştü ki takip etmiyorum dolayısıyla bugününden pek haberdar değilim, kusura bakmayın.
Captain America (Movieverse)
Fotoğraf Chris Evans'ın Steve Rogers'ı oynaması ile ilgili fikrimi özetliyor sanırım.Asla ama asla ısınmayacağım, kusura bakmasın.Mevzuya Steve Rogers/Captain America cephesinden bakarsak ise...
Movieverse Steve Rogers'ı klasik Captain America ile benzeşiyor.Doğruluk, dürüstlük, milliyetçilik, falan, fişmekan... 2 saatlik bir süper kahraman filmine bir sonraki 2 saatlik süper kahraman filminin 1 saatlik fragmanını, Hugo Weaving gibi bir şaheserin oynadığı kötü adamı sıkıştırmaya kalkışırsanız esas oğlanın pek bir kişilik sahibi olmasını bekleyemezsiniz.The First Avenger bize Steve Rogers ile ilgili pek fazla şey anlatmadı Omaha çıkartmasında kendine yer bulabilmek için çırpınan bir deli olmasından başka.Kendisiyle ilgili yorumumu Avengers'tan sonra güncellemeyi düşünüyorum.Hayırlısıyla bir fikrimiz olabilirse tabi.
Tabi Captain America hala Human Torch'a benziyor olacak biraz, orası ayrı.
Tahminen bir sonraki yazım Thor üzerine olacak...stay tuned.
21 Temmuz 2011 Perşembe
The Amazing Spider-Man
Tam The Dark Knight Rises Teaser'ının ardından nefesimizi toparlar gibi olmuştuk ki, Marvel büyük kozunu oynadı ve filmin resmi çıkış tarihine 1 yıl kala Amazing Spider-Man için ilk fragmanı yayınladı.Dürüst olmak gerekirse beklentilerimin çok üstünde bir fragman olmuş...
Kafama takılan ilk mesele Tobey Maguire'ın çizdiği Peter Parker portresinden sonra "Twilight" jenerasyonuna ait Andrew Garfield'ın Peter'ını sindirip sindiremeyeceğimdi.Biraz IMDB desteği alarak "Imaginarium of Doctor Parnassus" ve "Never Let Me Go"daki performanslarını izledikten sonra kafamdaki ilk soru işareti kalktı.Tobey'nin 3 film boyunca çizdiği çirkin/sevimli Peter Parker'ın aksine Andrew Garfield'ın farklı profiller yakalayabileceğini rahatlıkla söyleyebilirim.Çirkin-Sevimli-Yakışıklı-Karizmatik-Ezik vs. vs.... Garfield'ın gerek oyunculuk kapasitesi gerekse farklı karakter profillerini çizebilme yetisi Maguire'ın çok üstünde ve fragman süresince bunu gayet başarıyla hissettirebiliyor.
Kafamdaki ikinci mesele Marc Webb gibi kariyeri "Twilight" gençliğine MTV klipleri çekmekle geçmiş bir adamın Spider-Man gibi bir karakteri kotarıp kotaramayacağıydı.(500) Days of Summer'ın 10.dakikası itibariyle Peter Parker'ı daha iyi anlatabilecek bir yönetmen olamayacağına inanmaya karar verdim.Kafamda Webb ile ilgili oluşan bir sonraki soru işareti romantik/komedi konusunda kendini fazlasıyla kanıtlamış olsa da aksiyon sahnelerinde ne denli başarılı olabileceğiydi ki...Fragmanın birinci kişi kamerasından izlediğimiz bölümü bana gerekli yanıtı verdi.Çıkışına 1 yıldan daha uzun süre olan bir film için oldukça başarılıydı kanımca.Webb ve ekibinin o sahne üzerinde oynamak için 1 yıldan fazla zamanları var ve bittiğinde çok daha iddialı olacağına kalıbımı basabilirim.
Fragman küçük Peter'ın anne babası tarafından terk edilmesiyle başlıyor ve benden kocaman bir artı puan alıyor.Webb bize Raimi'nin anlattığı hikayeyi karakterleri değiştirirek anlatmak yerine yeni bir senaryoya el atmaya karar vermiş gibi görünüyor.Bu hafta EW (Entertainment Weekly) dergisine verdiği röportajda Ultimate Spider-Man'den çok etkilendiğini ve bu hikayedeki bir çok malzemeyi filmlerinde görmek istediğini söylemiş.Fragmanın ilerleyen saniyelerinde Peter'ın kurcaladığı evrak çantası eğer haklıysam "Venom" hikayesine giriş yapmak için orada ve bu "Venom" Raimi'nin Venom'una hiç benzemeyecek diyebilirim.Aynı evrak çantası bize Peter'ın ağ atıcılarını nasıl tasarladığı konusunda da ip uçları verebilir diye düşünüyorum aynı zamanda.
Webb, Spidey'nin aşkı olarak MJ yerine Gwen'i kullanarak bir artı puan daha almıştı benden.Sadece isim ve saç rengi değişikliği gibi görünse de ilk etapta, Webb'in tercihi çok daha fazlasını vaat ediyor.Fragmanın ilk sahnelerinden birinde bir akşam yemeği izliyoruz ve masada Peter,Gwen ve Gwen'in babası Captain Stacey var.Marc Webb'in senaryosu benim düşündüğüm çizgide ilerlerse eğer (ki filmin içine etmemek için detay vermekten uzak duracağım.) George Stacey'nin kadroda varolması bile hem Gwen Stacey'e biraz kimlik katar hem de Peter-Gwen ilişkisine çok farklı bir dinamik getirir diye düşünüyorum.Raimi'nin düz/dümdüz Mary Jane'inden sonra ilaç gibi gelebilir.
Filmin kötü adamı olarak Lizard'ın seçilmiş olması ise daha ilk günden beri gözümde filmin en büyük artı puanı.Raimi filmlerinde delirmiş bilim adamını, kendi geliştirdiği teknoloji tarafından delirtilmiş bilim adamını, hali hazırda delirmiş fotoğrafçıyı ve kötü olmaktan zevk almasa da başka çaresi olmayan hapishane kaçkınını izlemiştik.Böyle söyleyince hepsi gayet tek düze kötü adamlar ve aksiyon sahneleri yaratmaktan başka bir işe yaramıyorlardı.Lizard ise farklı bir hikaye.Webb büyük ihtimalle Curt Connors karakterini 90'larda izlediğimiz animasyondakine yakın bir profilde tanımlayacaktır.Connors'ın Peter'la olan ilişkisi, ailesine olan bağlılığı falan filan derken, sempati gösterebileceğimiz bir kötü adamla karşı karşıya olacağız diye düşünüyorum.Sempati gösterilebien kötü adam, Holywood için yeni bir fikir ve yanılmıyorsam süper kahraman filmlerinde benzer bir örneğini henüz izlemedik.Bakarsınız Heath Ledger'ın Joker'ini unutturur bize (yok artık LeBron James...).
En büyük problemim kostüm ile ilgiliydi.Yayınlanan ilk fotoğraflarda bir türlü sindirememiştim içime kostümü.Son 1 ay içerisinde gelen fotoğraflar ve fragmanın ardından ise fikrim oldukça değişti.Şeytan ayrıntıda gizlidir ve Webb bunun fazlasıyla farkında.Hem 2012 yılında sırıtmayacak, hem Raimi kostümü ile karıştırılmayacak, hem de 5 kilometreden Spider-Man olduğu anlaşılacak bir kostüm ancak ve ancak böyle tasarlanabilirdi.Kostüm üzerine yorumum ayrı bir yazı olacak, keza yaz yaz bitmez gibi geliyor bana.
Marc Webb filmine dolduracağı olayları oldukça başarılı bir şekilde seçmiş ancak bir sorunumuz var...Spider-Man ile ilgili bunca güzel detayı tek bir filme sıkıştırmaya çalışırken Raimi'nin düştüğü tuzağa düşüp bütün hikayeleri yarım yamalak bırakabilir mi acaba?
Gwen Stacey'i, The Lizard'ı, George Stacey'nin ölümünü, Peter'ın öz ailesini, Ben Amca'nın ölümünü ve en önemlisi Peter Parker'ı ve Spider-Man'in orijin hikayesini sadece 2 saatte anlatmak ve etkileyici olabilmek mümkün mü? Zamanla öğreneceğiz sanırım.
12 Haziran 2011 Pazar
X-Men First Class
Süper kahraman filmleri ezelden beri varlar.80'ler Superman'in 90'lar ise Tim Burton'ın Batman'leri tarafından domine edilmişti.O zamanlar kimse süper kahraman temalı filmlerin ne kadar başarılı olabileceği konusunda fikir sahibi değildi.Tim Burton'ın Batman ile yakaladığı başarının verdiği ara gazı ile 90'ların ikinci yarısı daha düşük profilli süper kahramanları(Spawn, Steel vs.) konu alan filmler ve daha büyük profilli süper kahramanların beyaz perde için telif haklarının büyük şirketler tarafından kapışılması ile geçti.
Bu pastadan ekmek yemek için ilk büyük çaba Joel Schumacher'in Michael Bay'in bile dudaklarını uçuklatacak bütçelerle çektiği Batman filmleri ile geldi.Val Kilmer, George Clooney, Jim Carrey, Nicole Kidman, Arnold Schwarzzeneger, Uma Thurman gibi isimlerle çalışıp, bilgisayar efektlerinin dibine vurulmuş olsa da Schumacher abinin filmleri başarısızlıkları ve meme uçlu Batman kostümü ile hatırlanacaktı.Öyle bir başarısızlıktı ki bu, hemen hemen bütün stüdyolar süper kahraman filmlerinden cacık olmayacağına kanaat getirdiler.Kısa bir süre için...
Tarih 2000'i gösterdiğinde Bryan Singer'ın X-Men'i geldi ve hayat asla eskisi gibi olmadı.Nazi kampında annesinden ayrılmak zorunda kalan Erik Lehnsherr demir kapıları ilk kez büktüğünde (ki filmin 3. dakikasına falan denk geliyor.) bir şeylerin değişeceğinin farkındaydık.Takip eden 11 yıllık süreçte Jennifer Anniston filmlerinden bile daha fazla süper kahraman ve çizgi roman temalı film çekildi.Bazısını sevdik, bazısını sevemedik, bazısı ise bizi bizden aldı.Fakat konumuz bu filmler değil galiba.
Geçtiğimiz 11 yıl içerisinde X-Men filmleri Wolverine temalı filmlere dönüştü.Çektiği iki muhteşem filmin ardından Superman Returns için bizi terk etti Bryan Singer.Üçüncü filmin yönetmen koltuğu için düşünülen ilk isim Matthew Vaughn'du ancak Vaughn bilinmeyen bir sebepten dolayı projeye katılmadı(kısa bir süre sonra bu sebebin Kick-Ass olduğunu öğrenecektik.) ve üçüncü filmin yönetmeni Brett Ratner oldu.Biz tam yeter artık Hugh Jackman kusacağız diye düşünmeye başladığımızda X-Men Origins : Wolverine geldi.Tam anlamıyla Hugh Jackman kustuk.
Wolverine filminin yayınlanmasından yaklaşık bir ay sonra Marvel, X-Men Origins serisinin devam edeceğini açıkladığında hepimiz Wolverine'in ilkokul yıllarına döneceğimizden korkmaya başladık.Kısa bir süre sonra üçüncü filmin yönetmen koltuğunu terk eden Matthew Vaughn, bir sonraki Origins filmi için aynı şeyi yapmayacağını ve başrol oyuncusunun Hugh Jackman değil Erik Lehnsherr olacağını açıkladı ve yüreklerimize su serpti.Bahsettiği projenin sonucu X-Men First Class oldu.First Class kanımca bugüne kadar çekilmiş en iyi X-Men filmi.Geri kalan süper kahraman filmleri ile mukayese etmek gerekirse Chris Nolan'ın The Dark Knight'ı ile bile kapışabilecek kalitede bir yapım olduğunu söylemek biraz iddialı olabilir ancak abartılı bir önerme olmaz sanırım.
Matthew Vaughn filmin çekimleri esnasında Bond filmlerinden ve Star Trek'ten ilham aldığını söylemişti.Kapalı kapılar ardında dönen dolaplar, dur durak bilmeden değişen lokasyonlar ve yarı çıplak güzel kadınlar Bond filmlerine selam çakarken, James McAvoy ve Michael Fassbender'ın canlandırdıkları Xavier ve Mangeto ise buram buram Kaptan Kirk ve Mr.Spock kokuyordu.İşin içine Matthew Vaughn'un yapımcılığını yaptığı Guy Ritchie filmlerinden (Lock Stock... ve Snatch) ve Kick-Ass'ten aşina olduğumuz mizah anlayışını da araya sıkıştırmasıyla beraber tadından yenmeyecek bir film çıkmış ortaya.
Nazi Almanya'sında başlayan film henüz 5 dakikayı tamamlamadan bizi rüzgarına alıyor ve final sahnesine kadar nefes aldırmıyor.James McAvoy'un Charles Xavier'ı ve Michael Fassbender'ın Erik Lehnsherr'ı ve bu ikilinin uyumu filmin en büyük artı puanlarından biri.Bir arada oldukları her sahne filmi bir üst seviyeye taşıyor adeta(Fassbender'ın yalnız kaldığı ve şov yaptığı Nazi avcısı sahnelerinin de hakkını yemeyeyim...).Bu ikilinin varlığı beraberinde filmin kanımca en büyük eksi puanını da beraberinde getiriyor.Bu iki karakterin yanısıra Emma Frost ve Sebastian Shaw'un da alacağı ekran süreleri çılgın boyutlara ulaşınca geri kalan X-Men'lerin daha düşük profilli karakterlerden seçilmesi zorunluluğu çıkıyor ortaya.Allahtan ki Vaughn bu karakterleri ve filmdeki rollerini müthiş kotarıyor ve hiç kimseye daha tanıdık isimleri görmedikleri için şikayet etme fırsatı bırakmıyor.
Bütün bunların dışında bana sorarsanız filmin en büyük artısı Matthew Vaughn'un müthiş kurgusu.Film hiçbir noktada sıkıcı hale gelmiyor, ya da yaptığı işin suyunu çıkarmıyor.Aksiyon sahneleri sıradanlaşmadan sona eriyor, klişe diyaloglar Guy Ritchie zekasında espriciklerle tamamlanıyor, yüzünüzü güldüren sahneler ise türk sit-com'ları gibi zorlama sahnelere dönüşmeden yerini başka bir sahneye bırakıyorlar.Vaughn bu sahneler arasındaki geçişleri öyle bir ustalıkla yapıyor ki, filmin hangi ara başladığını hangi ara bittiğini anlamıyorsunuz bile.
Fikirlerimi toparlamak gerekirse X-Men First Class son dönemde mantar gibi çoğalan süper kahraman filmlerinin arasında özel bir yeri hak ediyor.Türünün en iyisi olup olmadığı sorgulanabilir olsa da beyaz perdede büyük kan kaybeden "X-Men" ismini tekrar canlandıracağını kesinlikle söyleyebilirim.Tabi 2012 yazında yayınlanması planlanan ve Hugh Jackman'ın Japonya'daki macerlarını konu alan "The Wolverine" yine bizi kusma noktasına getirmezse...
Geek-out yapmayı sevenler için bir kaç not :
*Sebastian Shaw rolü için Kevin Bacon'dan önce Colin Firth düşünülmüş ancak yeterince "kötü" görünemediğine kanaat getirilmiş.
*Havok (Alex Summers) karakteri (hani göğsünden kırmızı ışınlar fırlatan eleman...) çizgi roman evreninde Cyclops'un öz babası.
*Emma Frost karakteri ise çizgi roman evreninde şu sıralar Cyclops'un manitalığını yapıyor ve Xavier Malikanesinde yaşıyor.
*Filmin orijinal metninde Emma Frost ve Charles Xavier'ın telepatik güçlerini kullanarak birbirlerinin zihinlerinde çatıştıkları bir sahne varmış, ancak Inception yayınlandıktan sonra bu sahneyi çekmekten vazgeçmişler.(Kaynak : IMDB)
*Yukarıda da yazdığım gibi film ilk etapta Magneto odaklı bir film olarak yazılmış ancak Matthew Vaughn süper güçleri olan bir "The Pianist" çekmenin çok mantıklı olmadığına kanaat getirmiş.
*Mystique'in Magneto'yu yatakta beklediği sahnede Jennifer Lawrence'ın biraz daha yaşlı halini ilk iki filmde Mystique rolünü oynayan Rebecca Romjin-Stamos bizzat oynuyor.İnce detaylar güzeldir...
*Çizgi roman dünyasında Beast'in mavileşme sürecinde Mystique'in bir rolü yok, fakat kullanılan hikaye yerine cuk oturmuş diyebilirim.
*Filmin açılış sahnesi olan Nazi kampı sahnesi, büyük ihtimalle fark etmişsinizdir ama ilk X-Men filmi ile birebir aynı sahne.
*Blog girisi için kullandığım fotoğrafı tardinibufe.blogspot.com'dan çaldım.Mutant ahalisinin geleceğini yönlendirecek olan Xavier ve Magneto ilişkisini tek karede daha iyi "metaforlayacak" bir fotoğraf bulamadım açıkçası.
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Siz hiç aşık oldunuz mu? -Bölüm 1-
Bu başlığı atıp altına Örümcek Adam'ı yerleştirince bu yazıyı okuma ihtimali olan insanların yarısını kaybettim ama olsun.Örümcek Adam muazzam bir metafordur benim için.Sorsanız anlatamam neden diye, ama öyle...
Soruyu size yöneltmiş olsam da bu yazının devamı tahmin edebileceğiniz üzere benim cevabımı içeriyor, ya da enazından içermeye çalışıyor.
Ben aşık oldum bir kez.Rüyalarımda bile göremeyeceğim bir kız yarattım kafamın içinde.Kısa bir süre sonra o kızı aldım gerçekten çok güzel bulduğum bir bedenin içine hapsettim.Sonra oldukça uzun bir zamanı aşık olduğum kızı o bedende arayarak geçirdim.Sonuç hüsran tabi ki.Fakat alışıldık bir hüsran değil bu.Onun için seçtiğim bedenin içinde başka bir kız vardı.Benim rüyamdan izler taşıyan bir kız ama benim rüyamdaki kız değil.
Bu yazı o kızla ilgili değil....yani çoğunlukla.
Ben bir kez aşık oldum.Kendi hayal dünyamda bir kadın yarattım, gittim ona aşık oldum.İlkokulda falandım.Yaşıtlarıma nazaran(ya da en azından tanıdığım yaşıtlarıma nazaran) çok daha fazla film izliyor, nispeten birazcık daha fazla kitap okuyordum.Filmler, kitaplar aşk hikayeleriyle doluydu ve her ilkokul çocuğu gibi izlediğim her filmin başrolünde ben oynuyordum.Esas oğlanın da bir aşkı olacaktı elbet.O zamanlar kolaydı ilişkimiz, fazla karmaşa yoktu.Tanıştığımızda, karşılaştığımızda maksimum dünyayı kurtarıyorduk.
Orta okul sıralarında devam etti aşkımız, en azından benim ona olan aşkım devam etti.Ergenliğin başlamasıyla beraber bana "Günaydın" deme gafletinde bulunan her kızın içine en az bir tur yerleştirdim onu.Tamam, her kızın değil.Şişman ve/veya çirkin olanlar vardı tabi ki, onların içine yerleştirmedim.Kısa bir süre öncesine kadar Gwyneth Paltrow'la, Rachel Weisz'le ve Bond kızlarıyla aşk yaşayan çocuk, tabi ki şişman ve çirkin kızlara aşık olamazdı.Şişmanlar dünyayı kurtaramayacak kadar hantal, çirkinler ise dünyayı kurtarmaya değecek kadar güzel değillerdi ne de olsa.
Detaya takılmayalım.Orta okul sıralarında "o" olmayı hak etme ihtimali olan bütün kızlar, gidip başkaları için "o" olmaya karar verdiler.Yakışıklı değildim, spor konusunda çok başarılı değildim(dürüst olmak lazım hiç değildim.),biraz içine kapanık bir çocuktum ve diğer çocuklardan daha çok sinemaya gidiyor olmak henüz 3-4 yıl sonra olacağı kadar "cool" bir aktivite değildi.Ben de onların yerinde olsam gidip başkalarına "o" olurdum.Tabi bu durum benim o kıza olan aşkımı, inancımı bitirdi mi? Tabi ki bitirmedi...
Lise yıllarında ilişkimiz oldukça karmaşıklaştı.Benimle beraber dünyayı kurtarmasının yanı sıra, öpüşme sahnelerini uzatmak gibi görevleri vardı onun artık.Hatta zaman zaman dünyayı kurtarmasa da olurdu, daha önemli işlerimiz vardı.Büyüyordum yavaş yavaş, ve onun bedeni olmayı hak edecek kızların da daha büyük çaba sarf etmeleri gerekiyordu.Günaydın kelimesinin yanına ismimi eklemek zorundaydılar artık.Çıta çok mu düşük oldu?
Tam olarak böyle olmadı, onu hak edecek kız çok erken çıktı karşıma.Sınıfın geri kalan kızlarından çok daha güzeldi(görecelidir...), sınıfın "cool" çocuklarını çoktan reddetmişti, ve anlamsız bir şekilde benimle kimseyle geçirmediği kadar çok zaman geçiriyordu.Teneffüsleri beraber geçiriyor, kantine beraber gidiyor, eve beraber yürüyorduk.Öğle teneffüslerini de beraber geçirebilirdik ama internet cafe daha çekiciydi o zaman.Konuştuğumuz her konuda hararetli tartışmalara giriyor, saçma sapan tümcelere gülümsüyorduk.Ve en önemlisi okulun futbol takımında olmak, Fight Club'ı izlemiş ve algılamaya çalışmış olmak kadar önemli değildi onun için.Tam filmlere layık bir kızdı yani.Sonunda rüyalarımın kızını içine tıkıştırabileceğim birini bulmuştum...
Devamını yarına saklayacağım sanırım bu yazının.Gözlerim yanıyor.
Soruyu size yöneltmiş olsam da bu yazının devamı tahmin edebileceğiniz üzere benim cevabımı içeriyor, ya da enazından içermeye çalışıyor.
Ben aşık oldum bir kez.Rüyalarımda bile göremeyeceğim bir kız yarattım kafamın içinde.Kısa bir süre sonra o kızı aldım gerçekten çok güzel bulduğum bir bedenin içine hapsettim.Sonra oldukça uzun bir zamanı aşık olduğum kızı o bedende arayarak geçirdim.Sonuç hüsran tabi ki.Fakat alışıldık bir hüsran değil bu.Onun için seçtiğim bedenin içinde başka bir kız vardı.Benim rüyamdan izler taşıyan bir kız ama benim rüyamdaki kız değil.
Bu yazı o kızla ilgili değil....yani çoğunlukla.
Ben bir kez aşık oldum.Kendi hayal dünyamda bir kadın yarattım, gittim ona aşık oldum.İlkokulda falandım.Yaşıtlarıma nazaran(ya da en azından tanıdığım yaşıtlarıma nazaran) çok daha fazla film izliyor, nispeten birazcık daha fazla kitap okuyordum.Filmler, kitaplar aşk hikayeleriyle doluydu ve her ilkokul çocuğu gibi izlediğim her filmin başrolünde ben oynuyordum.Esas oğlanın da bir aşkı olacaktı elbet.O zamanlar kolaydı ilişkimiz, fazla karmaşa yoktu.Tanıştığımızda, karşılaştığımızda maksimum dünyayı kurtarıyorduk.
Orta okul sıralarında devam etti aşkımız, en azından benim ona olan aşkım devam etti.Ergenliğin başlamasıyla beraber bana "Günaydın" deme gafletinde bulunan her kızın içine en az bir tur yerleştirdim onu.Tamam, her kızın değil.Şişman ve/veya çirkin olanlar vardı tabi ki, onların içine yerleştirmedim.Kısa bir süre öncesine kadar Gwyneth Paltrow'la, Rachel Weisz'le ve Bond kızlarıyla aşk yaşayan çocuk, tabi ki şişman ve çirkin kızlara aşık olamazdı.Şişmanlar dünyayı kurtaramayacak kadar hantal, çirkinler ise dünyayı kurtarmaya değecek kadar güzel değillerdi ne de olsa.
Detaya takılmayalım.Orta okul sıralarında "o" olmayı hak etme ihtimali olan bütün kızlar, gidip başkaları için "o" olmaya karar verdiler.Yakışıklı değildim, spor konusunda çok başarılı değildim(dürüst olmak lazım hiç değildim.),biraz içine kapanık bir çocuktum ve diğer çocuklardan daha çok sinemaya gidiyor olmak henüz 3-4 yıl sonra olacağı kadar "cool" bir aktivite değildi.Ben de onların yerinde olsam gidip başkalarına "o" olurdum.Tabi bu durum benim o kıza olan aşkımı, inancımı bitirdi mi? Tabi ki bitirmedi...
Lise yıllarında ilişkimiz oldukça karmaşıklaştı.Benimle beraber dünyayı kurtarmasının yanı sıra, öpüşme sahnelerini uzatmak gibi görevleri vardı onun artık.Hatta zaman zaman dünyayı kurtarmasa da olurdu, daha önemli işlerimiz vardı.Büyüyordum yavaş yavaş, ve onun bedeni olmayı hak edecek kızların da daha büyük çaba sarf etmeleri gerekiyordu.Günaydın kelimesinin yanına ismimi eklemek zorundaydılar artık.Çıta çok mu düşük oldu?
Tam olarak böyle olmadı, onu hak edecek kız çok erken çıktı karşıma.Sınıfın geri kalan kızlarından çok daha güzeldi(görecelidir...), sınıfın "cool" çocuklarını çoktan reddetmişti, ve anlamsız bir şekilde benimle kimseyle geçirmediği kadar çok zaman geçiriyordu.Teneffüsleri beraber geçiriyor, kantine beraber gidiyor, eve beraber yürüyorduk.Öğle teneffüslerini de beraber geçirebilirdik ama internet cafe daha çekiciydi o zaman.Konuştuğumuz her konuda hararetli tartışmalara giriyor, saçma sapan tümcelere gülümsüyorduk.Ve en önemlisi okulun futbol takımında olmak, Fight Club'ı izlemiş ve algılamaya çalışmış olmak kadar önemli değildi onun için.Tam filmlere layık bir kızdı yani.Sonunda rüyalarımın kızını içine tıkıştırabileceğim birini bulmuştum...
Devamını yarına saklayacağım sanırım bu yazının.Gözlerim yanıyor.
22 Mayıs 2011 Pazar
Biz çoktan kazandık...
Aylardır tek kelime yazmıyorum blog'a.Sadece amatör yazarlık konusunda değil, hiçbir konuda istikrarlı bir adam olmamışımdır zaten.Fakat bugün böylesine büyük bir önem taşıyorken ve aklımdan sarı lacivert milyonlarca düşünce geçerken, eski dostumu bir ziyaret etmek gerektiğine kanaat getirdim.Tabi benim bu düşüncemde bu sabah okuduğum bir yazının verdiği ara gazı da var, hakkını yememek gerek Bülent Timurlenk'in...http://acetobalsamico.blogspot.com/2011/05/perde-inerken.html
Ben son 5 yılda sadece 1 kez şampiyonluk görmüş, 2 kez şampiyonluğun direğinden dönmüş bir takımın taraftarıyım.Bugün Fenerbahçe'm bir kez daha şampiyonluğun direğinde ve bu yazı tamamlandıktan yaklaşık 9 saat sonra falan ya yine direkte patlayacak ya da bütün memlekete kendini ayakta alkışlatacak.
Önemi yok...
Çok ateşli bir taraftar olduğumu söylersem çarpılırım, fakat 5-6 yıldır fırsatım oldukça ve/veya denk geldikçe Fenerbahçe maçlarını izliyorum.Bu sezonun başından beri ise mümkün mertebe Fenerbahçe maçlarını izleyebilmek için fırsat yaratıyorum kendime.Son 6 ayda Fenerbahçe'den ve futboldan aldığım keyfi en son yine Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi maçlarında performansının tavan yaptığı günlerde almıştım.Drogba'nın kendini yalandan yerlere attığı, Uğur Boral'ın Dani Alves'i arka arkaya düğümleyip durduğu, Edu'nun inatla yanlış kaleyi nişanladığı o güzel günlerden beri Fenerbahçe'den ve futboldan bu kadar zevk almıyorum.
Durum böyle olunca, varsın Fenerbahçe bana yaşattığı şu güzel günleri kupayla süsleyemesin kalbimde şampiyonluğu çoktan kazandı.Materyalizmin lüzumu yok!
Sahada oynanan futbolun, sahadaki sarı lacivert formayı giyenlerin, kulübede sarı lacivert formayı giyenlerin, Aykut Hoca'nın ve ona yardım eden herkesin ve tribünlerin dışında en çok ne gururlandırıyor beni biliyor musunuz?
Fenerbahçe'nin rakiplerini nasıl küçülttüğünü izlemeyi seviyorum en çok.Drogba bir oraya bir buraya yuvarlanırken yaşadığım gurur var ya hani, bugün o duygu var içimde yine.Gönül verdiklerini iddia ettikleri renkler ne olursa olsun Fenerbahçe'nin rakibini tutan insanlarla dolu sokaklar bugün.Gazeteler, televizyonlar "Trabzon şampiyon olsun istiyorum." demeçleri veren başkanımsılarla, teknik adamımsılarla, futbolcumsularla ve top toplayıcılarla dolu.Dün Galatasaray'lı olanlar bugün Trabzon'lu, dün Beşiktaş'lı olanlar bugün Trabzon'lu, dün xSpor'lu olanlar bugün Trabzon'lu.Tıpkı bundan net 1 yıl önce bütün bu saydığım adamların Bursa'lı oldukları gibi...
Fenerbahçe'nin karşısındaki takımı desteklemek farklı bir şey.Ben Galatasaray'lı olsam, ben de istemem Fenerbahçe'nin galip gelmesini.Mağlubiyetleri sevindirir beni yalan söylemenin de lüzumu yok.Fakat başkalarının zaferlerini sahiplenmek, onlarla gururlanmak benim yapacağım iş değil.Fenerbahçe'nin ve Fenerbahçe'linin yapacağı iş değil.Bursaspor şampiyon olduğunda sırf rakiplerimiz olamadı diye sevinç çığlıkları atmayız biz.Rakibimiz bir takıma puan verdiğinde, sanki o puanı biz çalmışız gibi konuşmayız biz.Fenerbahçe'nin ve Fenerbahçe'li olmanın en büyük farkı burada zaten.Kendimize yediremeyiz bu denli küçük düşmeyi...
Fakat bu yazının konusu bu tatsız meseleler değil, yani en azından yazıya başlarken değildi.Uzatıp canımızı sıkmayalım ve esas konuya dönelim.Bir başka gün bugün...
Bugünün evveliyatında yaşadığım 2 tatsız olay var ve ne kadar can yaktıklarını yaşamadan anlamanız mümkün değil, anlatmaya çabalamayacağım bile.Bugün belki üçüncü kez tadacağım aynı acıyı fakat hiç koymayacak bana.Bir süredir hayatımda gördüğüm en güzel Fenerbahçe'yi izliyorum ben.Sahada attıkları her adımda, birbirlerine verdikleri her pasta, kaleye vurdukları her şutta bambaşka bir zevk veriyor Fenerbahçe bana.Bu başarının kalıcı olacağını hissettiriyor ve tekrar tekrar gururlandırıyor beni bu takım.Bir taraftar olarak başka ne isterim ki gönül verdiğim renklerden.Bir kez daha üzsünler beni gerçekten önemi yok.
Çünkü biz çoktan kazandık...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









