12 Haziran 2011 Pazar

X-Men First Class


Süper kahraman filmleri ezelden beri varlar.80'ler Superman'in 90'lar ise Tim Burton'ın Batman'leri tarafından domine edilmişti.O zamanlar kimse süper kahraman temalı filmlerin ne kadar başarılı olabileceği konusunda fikir sahibi değildi.Tim Burton'ın Batman ile yakaladığı başarının verdiği ara gazı ile 90'ların ikinci yarısı daha düşük profilli süper kahramanları(Spawn, Steel vs.) konu alan filmler ve daha büyük profilli süper kahramanların beyaz perde için telif haklarının büyük şirketler tarafından kapışılması ile geçti.

Bu pastadan ekmek yemek için ilk büyük çaba Joel Schumacher'in Michael Bay'in bile dudaklarını uçuklatacak bütçelerle çektiği Batman filmleri ile geldi.Val Kilmer, George Clooney, Jim Carrey, Nicole Kidman, Arnold Schwarzzeneger, Uma Thurman gibi isimlerle çalışıp, bilgisayar efektlerinin dibine vurulmuş olsa da Schumacher abinin filmleri başarısızlıkları ve meme uçlu Batman kostümü ile hatırlanacaktı.Öyle bir başarısızlıktı ki bu, hemen hemen bütün stüdyolar süper kahraman filmlerinden cacık olmayacağına kanaat getirdiler.Kısa bir süre için...

Tarih 2000'i gösterdiğinde Bryan Singer'ın X-Men'i geldi ve hayat asla eskisi gibi olmadı.Nazi kampında annesinden ayrılmak zorunda kalan Erik Lehnsherr demir kapıları ilk kez büktüğünde (ki filmin 3. dakikasına falan denk geliyor.) bir şeylerin değişeceğinin farkındaydık.Takip eden 11 yıllık süreçte Jennifer Anniston filmlerinden bile daha fazla süper kahraman ve çizgi roman temalı film çekildi.Bazısını sevdik, bazısını sevemedik, bazısı ise bizi bizden aldı.Fakat konumuz bu filmler değil galiba.

Geçtiğimiz 11 yıl içerisinde X-Men filmleri Wolverine temalı filmlere dönüştü.Çektiği iki muhteşem filmin ardından Superman Returns için bizi terk etti Bryan Singer.Üçüncü filmin yönetmen koltuğu için düşünülen ilk isim Matthew Vaughn'du ancak Vaughn bilinmeyen bir sebepten dolayı projeye katılmadı(kısa bir süre sonra bu sebebin Kick-Ass olduğunu öğrenecektik.) ve üçüncü filmin yönetmeni Brett Ratner oldu.Biz tam yeter artık Hugh Jackman kusacağız diye düşünmeye başladığımızda X-Men Origins : Wolverine geldi.Tam anlamıyla Hugh Jackman kustuk.

Wolverine filminin yayınlanmasından yaklaşık bir ay sonra Marvel, X-Men Origins serisinin devam edeceğini açıkladığında hepimiz Wolverine'in ilkokul yıllarına döneceğimizden korkmaya başladık.Kısa bir süre sonra üçüncü filmin yönetmen koltuğunu terk eden Matthew Vaughn, bir sonraki Origins filmi için aynı şeyi yapmayacağını ve başrol oyuncusunun Hugh Jackman değil Erik Lehnsherr olacağını açıkladı ve yüreklerimize su serpti.Bahsettiği projenin sonucu X-Men First Class oldu.First Class kanımca bugüne kadar çekilmiş en iyi X-Men filmi.Geri kalan süper kahraman filmleri ile mukayese etmek gerekirse Chris Nolan'ın The Dark Knight'ı ile bile kapışabilecek kalitede bir yapım olduğunu söylemek biraz iddialı olabilir ancak abartılı bir önerme olmaz sanırım.

Matthew Vaughn filmin çekimleri esnasında Bond filmlerinden ve Star Trek'ten ilham aldığını söylemişti.Kapalı kapılar ardında dönen dolaplar, dur durak bilmeden değişen lokasyonlar ve yarı çıplak güzel kadınlar Bond filmlerine selam çakarken, James McAvoy ve Michael Fassbender'ın canlandırdıkları Xavier ve Mangeto ise buram buram Kaptan Kirk ve Mr.Spock kokuyordu.İşin içine Matthew Vaughn'un yapımcılığını yaptığı Guy Ritchie filmlerinden (Lock Stock... ve Snatch) ve Kick-Ass'ten aşina olduğumuz mizah anlayışını da araya sıkıştırmasıyla beraber tadından yenmeyecek bir film çıkmış ortaya.

Nazi Almanya'sında başlayan film henüz 5 dakikayı tamamlamadan bizi rüzgarına alıyor ve final sahnesine kadar nefes aldırmıyor.James McAvoy'un Charles Xavier'ı ve Michael Fassbender'ın Erik Lehnsherr'ı ve bu ikilinin uyumu filmin en büyük artı puanlarından biri.Bir arada oldukları her sahne filmi bir üst seviyeye taşıyor adeta(Fassbender'ın yalnız kaldığı ve şov yaptığı Nazi avcısı sahnelerinin de hakkını yemeyeyim...).Bu ikilinin varlığı beraberinde filmin kanımca en büyük eksi puanını da beraberinde getiriyor.Bu iki karakterin yanısıra Emma Frost ve Sebastian Shaw'un da alacağı ekran süreleri çılgın boyutlara ulaşınca geri kalan X-Men'lerin daha düşük profilli karakterlerden seçilmesi zorunluluğu çıkıyor ortaya.Allahtan ki Vaughn bu karakterleri ve filmdeki rollerini müthiş kotarıyor ve hiç kimseye daha tanıdık isimleri görmedikleri için şikayet etme fırsatı bırakmıyor.

Bütün bunların dışında bana sorarsanız filmin en büyük artısı Matthew Vaughn'un müthiş kurgusu.Film hiçbir noktada sıkıcı hale gelmiyor, ya da yaptığı işin suyunu çıkarmıyor.Aksiyon sahneleri sıradanlaşmadan sona eriyor, klişe diyaloglar Guy Ritchie zekasında espriciklerle tamamlanıyor, yüzünüzü güldüren sahneler ise türk sit-com'ları gibi zorlama sahnelere dönüşmeden yerini başka bir sahneye bırakıyorlar.Vaughn bu sahneler arasındaki geçişleri öyle bir ustalıkla yapıyor ki, filmin hangi ara başladığını hangi ara bittiğini anlamıyorsunuz bile.

Fikirlerimi toparlamak gerekirse X-Men First Class son dönemde mantar gibi çoğalan süper kahraman filmlerinin arasında özel bir yeri hak ediyor.Türünün en iyisi olup olmadığı sorgulanabilir olsa da beyaz perdede büyük kan kaybeden "X-Men" ismini tekrar canlandıracağını kesinlikle söyleyebilirim.Tabi 2012 yazında yayınlanması planlanan ve Hugh Jackman'ın Japonya'daki macerlarını konu alan "The Wolverine" yine bizi kusma noktasına getirmezse...

Geek-out yapmayı sevenler için bir kaç not :

*Sebastian Shaw rolü için Kevin Bacon'dan önce Colin Firth düşünülmüş ancak yeterince "kötü" görünemediğine kanaat getirilmiş.

*Havok (Alex Summers) karakteri (hani göğsünden kırmızı ışınlar fırlatan eleman...) çizgi roman evreninde Cyclops'un öz babası.

*Emma Frost karakteri ise çizgi roman evreninde şu sıralar Cyclops'un manitalığını yapıyor ve Xavier Malikanesinde yaşıyor.

*Filmin orijinal metninde Emma Frost ve Charles Xavier'ın telepatik güçlerini kullanarak birbirlerinin zihinlerinde çatıştıkları bir sahne varmış, ancak Inception yayınlandıktan sonra bu sahneyi çekmekten vazgeçmişler.(Kaynak : IMDB)

*Yukarıda da yazdığım gibi film ilk etapta Magneto odaklı bir film olarak yazılmış ancak Matthew Vaughn süper güçleri olan bir "The Pianist" çekmenin çok mantıklı olmadığına kanaat getirmiş.

*Mystique'in Magneto'yu yatakta beklediği sahnede Jennifer Lawrence'ın biraz daha yaşlı halini ilk iki filmde Mystique rolünü oynayan Rebecca Romjin-Stamos bizzat oynuyor.İnce detaylar güzeldir...

*Çizgi roman dünyasında Beast'in mavileşme sürecinde Mystique'in bir rolü yok, fakat kullanılan hikaye yerine cuk oturmuş diyebilirim.

*Filmin açılış sahnesi olan Nazi kampı sahnesi, büyük ihtimalle fark etmişsinizdir ama ilk X-Men filmi ile birebir aynı sahne.

*Blog girisi için kullandığım fotoğrafı tardinibufe.blogspot.com'dan çaldım.Mutant ahalisinin geleceğini yönlendirecek olan Xavier ve Magneto ilişkisini tek karede daha iyi "metaforlayacak" bir fotoğraf bulamadım açıkçası.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Siz hiç aşık oldunuz mu? -Bölüm 1-

Bu başlığı atıp altına Örümcek Adam'ı yerleştirince bu yazıyı okuma ihtimali olan insanların yarısını kaybettim ama olsun.Örümcek Adam muazzam bir metafordur benim için.Sorsanız anlatamam neden diye, ama öyle...

Soruyu size yöneltmiş olsam da bu yazının devamı tahmin edebileceğiniz üzere benim cevabımı içeriyor, ya da enazından içermeye çalışıyor.

Ben aşık oldum bir kez.Rüyalarımda bile göremeyeceğim bir kız yarattım kafamın içinde.Kısa bir süre sonra o kızı aldım gerçekten çok güzel bulduğum bir bedenin içine hapsettim.Sonra oldukça uzun bir zamanı aşık olduğum kızı o bedende arayarak geçirdim.Sonuç hüsran tabi ki.Fakat alışıldık bir hüsran değil bu.Onun için seçtiğim bedenin içinde başka bir kız vardı.Benim rüyamdan izler taşıyan bir kız ama benim rüyamdaki kız değil.

Bu yazı o kızla ilgili değil....yani çoğunlukla.

Ben bir kez aşık oldum.Kendi hayal dünyamda bir kadın yarattım, gittim ona aşık oldum.İlkokulda falandım.Yaşıtlarıma nazaran(ya da en azından tanıdığım yaşıtlarıma nazaran) çok daha fazla film izliyor, nispeten birazcık daha fazla kitap okuyordum.Filmler, kitaplar aşk hikayeleriyle doluydu ve her ilkokul çocuğu gibi izlediğim her filmin başrolünde ben oynuyordum.Esas oğlanın da bir aşkı olacaktı elbet.O zamanlar kolaydı ilişkimiz, fazla karmaşa yoktu.Tanıştığımızda, karşılaştığımızda maksimum dünyayı kurtarıyorduk.

Orta okul sıralarında devam etti aşkımız, en azından benim ona olan aşkım devam etti.Ergenliğin başlamasıyla beraber bana "Günaydın" deme gafletinde bulunan her kızın içine en az bir tur yerleştirdim onu.Tamam, her kızın değil.Şişman ve/veya çirkin olanlar vardı tabi ki, onların içine yerleştirmedim.Kısa bir süre öncesine kadar Gwyneth Paltrow'la, Rachel Weisz'le ve Bond kızlarıyla aşk yaşayan çocuk, tabi ki şişman ve çirkin kızlara aşık olamazdı.Şişmanlar dünyayı kurtaramayacak kadar hantal, çirkinler ise dünyayı kurtarmaya değecek kadar güzel değillerdi ne de olsa.

Detaya takılmayalım.Orta okul sıralarında "o" olmayı hak etme ihtimali olan bütün kızlar, gidip başkaları için "o" olmaya karar verdiler.Yakışıklı değildim, spor konusunda çok başarılı değildim(dürüst olmak lazım hiç değildim.),biraz içine kapanık bir çocuktum ve diğer çocuklardan daha çok sinemaya gidiyor olmak henüz 3-4 yıl sonra olacağı kadar "cool" bir aktivite değildi.Ben de onların yerinde olsam gidip başkalarına "o" olurdum.Tabi bu durum benim o kıza olan aşkımı, inancımı bitirdi mi? Tabi ki bitirmedi...

Lise yıllarında ilişkimiz oldukça karmaşıklaştı.Benimle beraber dünyayı kurtarmasının yanı sıra, öpüşme sahnelerini uzatmak gibi görevleri vardı onun artık.Hatta zaman zaman dünyayı kurtarmasa da olurdu, daha önemli işlerimiz vardı.Büyüyordum yavaş yavaş, ve onun bedeni olmayı hak edecek kızların da daha büyük çaba sarf etmeleri gerekiyordu.Günaydın kelimesinin yanına ismimi eklemek zorundaydılar artık.Çıta çok mu düşük oldu?

Tam olarak böyle olmadı, onu hak edecek kız çok erken çıktı karşıma.Sınıfın geri kalan kızlarından çok daha güzeldi(görecelidir...), sınıfın "cool" çocuklarını çoktan reddetmişti, ve anlamsız bir şekilde benimle kimseyle geçirmediği kadar çok zaman geçiriyordu.Teneffüsleri beraber geçiriyor, kantine beraber gidiyor, eve beraber yürüyorduk.Öğle teneffüslerini de beraber geçirebilirdik ama internet cafe daha çekiciydi o zaman.Konuştuğumuz her konuda hararetli tartışmalara giriyor, saçma sapan tümcelere gülümsüyorduk.Ve en önemlisi okulun futbol takımında olmak, Fight Club'ı izlemiş ve algılamaya çalışmış olmak kadar önemli değildi onun için.Tam filmlere layık bir kızdı yani.Sonunda rüyalarımın kızını içine tıkıştırabileceğim birini bulmuştum...

Devamını yarına saklayacağım sanırım bu yazının.Gözlerim yanıyor.

22 Mayıs 2011 Pazar

Biz çoktan kazandık...


Aylardır tek kelime yazmıyorum blog'a.Sadece amatör yazarlık konusunda değil, hiçbir konuda istikrarlı bir adam olmamışımdır zaten.Fakat bugün böylesine büyük bir önem taşıyorken ve aklımdan sarı lacivert milyonlarca düşünce geçerken, eski dostumu bir ziyaret etmek gerektiğine kanaat getirdim.Tabi benim bu düşüncemde bu sabah okuduğum bir yazının verdiği ara gazı da var, hakkını yememek gerek Bülent Timurlenk'in...http://acetobalsamico.blogspot.com/2011/05/perde-inerken.html

Ben son 5 yılda sadece 1 kez şampiyonluk görmüş, 2 kez şampiyonluğun direğinden dönmüş bir takımın taraftarıyım.Bugün Fenerbahçe'm bir kez daha şampiyonluğun direğinde ve bu yazı tamamlandıktan yaklaşık 9 saat sonra falan ya yine direkte patlayacak ya da bütün memlekete kendini ayakta alkışlatacak.

Önemi yok...

Çok ateşli bir taraftar olduğumu söylersem çarpılırım, fakat 5-6 yıldır fırsatım oldukça ve/veya denk geldikçe Fenerbahçe maçlarını izliyorum.Bu sezonun başından beri ise mümkün mertebe Fenerbahçe maçlarını izleyebilmek için fırsat yaratıyorum kendime.Son 6 ayda Fenerbahçe'den ve futboldan aldığım keyfi en son yine Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi maçlarında performansının tavan yaptığı günlerde almıştım.Drogba'nın kendini yalandan yerlere attığı, Uğur Boral'ın Dani Alves'i arka arkaya düğümleyip durduğu, Edu'nun inatla yanlış kaleyi nişanladığı o güzel günlerden beri Fenerbahçe'den ve futboldan bu kadar zevk almıyorum.

Durum böyle olunca, varsın Fenerbahçe bana yaşattığı şu güzel günleri kupayla süsleyemesin kalbimde şampiyonluğu çoktan kazandı.Materyalizmin lüzumu yok!

Sahada oynanan futbolun, sahadaki sarı lacivert formayı giyenlerin, kulübede sarı lacivert formayı giyenlerin, Aykut Hoca'nın ve ona yardım eden herkesin ve tribünlerin dışında en çok ne gururlandırıyor beni biliyor musunuz?

Fenerbahçe'nin rakiplerini nasıl küçülttüğünü izlemeyi seviyorum en çok.Drogba bir oraya bir buraya yuvarlanırken yaşadığım gurur var ya hani, bugün o duygu var içimde yine.Gönül verdiklerini iddia ettikleri renkler ne olursa olsun Fenerbahçe'nin rakibini tutan insanlarla dolu sokaklar bugün.Gazeteler, televizyonlar "Trabzon şampiyon olsun istiyorum." demeçleri veren başkanımsılarla, teknik adamımsılarla, futbolcumsularla ve top toplayıcılarla dolu.Dün Galatasaray'lı olanlar bugün Trabzon'lu, dün Beşiktaş'lı olanlar bugün Trabzon'lu, dün xSpor'lu olanlar bugün Trabzon'lu.Tıpkı bundan net 1 yıl önce bütün bu saydığım adamların Bursa'lı oldukları gibi...

Fenerbahçe'nin karşısındaki takımı desteklemek farklı bir şey.Ben Galatasaray'lı olsam, ben de istemem Fenerbahçe'nin galip gelmesini.Mağlubiyetleri sevindirir beni yalan söylemenin de lüzumu yok.Fakat başkalarının zaferlerini sahiplenmek, onlarla gururlanmak benim yapacağım iş değil.Fenerbahçe'nin ve Fenerbahçe'linin yapacağı iş değil.Bursaspor şampiyon olduğunda sırf rakiplerimiz olamadı diye sevinç çığlıkları atmayız biz.Rakibimiz bir takıma puan verdiğinde, sanki o puanı biz çalmışız gibi konuşmayız biz.Fenerbahçe'nin ve Fenerbahçe'li olmanın en büyük farkı burada zaten.Kendimize yediremeyiz bu denli küçük düşmeyi...

Fakat bu yazının konusu bu tatsız meseleler değil, yani en azından yazıya başlarken değildi.Uzatıp canımızı sıkmayalım ve esas konuya dönelim.Bir başka gün bugün...

Bugünün evveliyatında yaşadığım 2 tatsız olay var ve ne kadar can yaktıklarını yaşamadan anlamanız mümkün değil, anlatmaya çabalamayacağım bile.Bugün belki üçüncü kez tadacağım aynı acıyı fakat hiç koymayacak bana.Bir süredir hayatımda gördüğüm en güzel Fenerbahçe'yi izliyorum ben.Sahada attıkları her adımda, birbirlerine verdikleri her pasta, kaleye vurdukları her şutta bambaşka bir zevk veriyor Fenerbahçe bana.Bu başarının kalıcı olacağını hissettiriyor ve tekrar tekrar gururlandırıyor beni bu takım.Bir taraftar olarak başka ne isterim ki gönül verdiğim renklerden.Bir kez daha üzsünler beni gerçekten önemi yok.

Çünkü biz çoktan kazandık...

27 Şubat 2011 Pazar

Crysis 2




Cankaya koskunden ozel olarak rica ettigim "leaked" Crysis 2 beta'sina dun gece 1 saat kadar bakma sansim oldu.Kabul ediyorum illegal bir durum bu, ancak satin almak konusunda ikilemde kaldigim bir oyundu ve 1 saatlik deneyimim kesin kararimi vermeme oldukca yardimci oldu.D&R Taksim'in ilk musterisi ben olacagim oyunun resmi cikis tarihinde.

Senaryo hakkinda konusmak gibi bir niyetim yok.Ben de icerikten tam haberdar degilim.Senaryoyu beta'da ilerletmeyi de dusunmuyorum, oyunu elime gecirdigimde alacagim hazzin azalmamasi icin.

Biraz daha teknik detaylardan konusmayi dusunuyorum.Fakat bunu yaparken oyunu basliklar altinda incelemekten ziyade ilk deneyimimi anlatayim size.

Dikkatimizi ceken ilk sey NanoSuit uzerindeki modifikasyonlar.Crysis'teki NanoSuit gorunmezlik/super guc/super hiz/super zirh ve savas alaninda dusmanlarimizi isaretleyebildigimiz bir durbun modunu iceriyordu.Basarili bir super asker olmak icin NanoSuit'in modlsri arasinda surekli olarak gecis yapmamiz gerekiyordu.NanoSuit 2 ise super hiz ve super guc ozelliklerini surekli olarak aktif kiliyor.Bu durumun iki sonucu var.Olumlu sonucu catisma esnasinda NanoSuit'in cok daha hizli tepki verebilmesi, olumsuz sonucu ise kompleks durumlarda enerjimizin cok daha hizli bir sekilde dibe vurmasi.

Gelelim oyunu gercekten guzel yapan kisma.Birinci buyuk catismam cember seklinde bir avluda gerceklesti.Alanin ortasinda rastgele dizilmis variller,karton kutular vesaireler vardi.Benim bulundugum tarafta ise, cemberin yarisini kaplayan ve ortadaki kutulara donuk 3 siper var.Tabi benim haberim yok bu durumdan.Hemen onunde kapinin esiginde bana sirti donuk bir asker var.NanoSuit'in gorunmezlik modunu actim, egildim yavasca hasmima yaklastim ve bogazina Rambo bicagini sapladim.Buraya kadar daha once yapmadigim birsey yok.

Bicagi saplar saplamaz sol tarafimdan "Hassiktir, adam oldu!" diye bir ciglik geldi, ben kafami oraya cevirirken coktan kursunlar ustume yagmaya baslamisti.2 dusman askeri vardi cember seklindeki avluda ve hemen sag tarafimda da bir siper.Hizli kosma ozelligim sayesinde siperin arkasina gectim ve saklandim.Kafam hafif yere egikken NanoSuit'in enerjisinin dolmasini bekledim, %100 oldugunda gorunmezlik modunu aktif hale getirdim ve Crysis 2 tekrar sasirtti beni.Zirhimla beraber golgemde yavas yavas siliniyordu catisma alanindan, 1-2 saniye kadar bunun ne kadar guzel bir detay oldugunu dusunup kafami siperden kaldirdim ve tekrar sasirdim.Kacip saklanip oyunu ovdugum 5 saniye icinde hasimlarim ortadan kaybolmustu.Catismada yer degistirip dusmanin sasirtmanin avantajli bir durum oldugundan haberdar olan sadece ben degilim demek ki.

Fedakarlik edip bosluga bir kursun siktim.Gorunmezlik modum deaktif hale geldi, NanoSuit'in enerjisi tukendi ve ortadak varillerin arkasindan uzerime tekrar kursun yagmaya basladi.Geri egildim kafami tekrar uzatmaya hazirlandim.Dusmanlarimin nerede oldugunu biliyordum ve elimden kurtulamazlardi artik.Tam kafayi kaldiracaktim ki...

Siperimin hemen sol tarafina bir el bombasi attilar ve sag tarafina da yaylim atesi actilar.Siperde kalirsam bomba bana buyuk hasar verecek, sagdaki sipere kosarsam da kursunu yiyecektim.Mevcut durum normal bir insani oldurmeye yeter ama NanoSuit'i degil.Super zirh modunu aktiflestirdim.Hasimlarima ates actim ve sag tarafa kaymaya basladim.Bombayi atan eleman coktan geri saklanmisti ama digerini hakladim.Sagimdaki sipere gectigimde yine zirhimin enerjisinin dolmasini bekledim ve tekrar gorunmezlik moduna gectim.

Saat yonunde gezip dusmanimi ararken, onun da ayni seyi yaptigini gordum.Siperinden ayrilmadan saga dogru adim adim ilerleyip beni ariyordu.Ben coktan arkasina gecmis bicagi boynuna saplamak icin yaklasmistim ona.

Bu catisma Crysis 2 ile ilk deneyimimdi ve yaklasik 30 saniye surmustu.Daha fazlasini yasayabilmek icin ise Mart 22(yanlis hatirliyor olabilirim)'yi beklemek gerekiyor...

Allah sabir versin.

24 Şubat 2011 Perşembe

Corona




Welcome back Mr.Anderson.We missed you.

Azeroth




Biz Tanri var mi yok mu, hangimizin Tanri'si gercek olan gibi sorularla kendimizi yoralim.Tanrilarimizin adini arkamiza alip birbirimizi oldureduralim, oralarda bir yerde safi hayalgucuyle yaratilmis bir evren var.Yaratilisi buyuk bir gizem olmayan, uzerinde yasayan ve belli bir İQ seviyesinin uzerinde olan her canlinin biraz biraz kendi gecmisini, kokenini bildigi bir evren Azeroth.

Azeroth'un hikayesi Titan'larla basliyor.Nasil yaratildiklari Azeroth ahalisi tarafindan bilinmiyor olsa da Azeroth'a onlarin hayat verdigi biliniyor.Titan'lar ayak bastiklari gezegene hayat veren yaratiklar.Bir gezegene yerlesiyor, onu bastan sekillendiriyor, sonra belki de milyonlarca yil boyunca yanindan bile gecmiyorlar.Sekillendirdikleri gezegen tehlikeye girdiginde ise onu yeniden tasarlamak icin geri donuyorlar.Butun bunlari ne amacla yaptiklari ise kokenleri gibi bir gizem.

Titanlarin yarattigi Azeroth birkac milyon yil boyunca onlarin sekillendirdigi mutlu mesut hayatina devam ediyor.Gezegen uzerindeki ilk canlilar olarak bilinen Dwarf ahalisi o zamanlar, kayadan derileri ve parlak gozleriyle mekanik mahlukatlar ve tek amaclari kendi medeniyetlerini yukseltmek.Kendi sehirlerini insa ediyor, gezegenin cografi ozelliklerini bile belirliyorlar.

Bu birkac milyon huzurlu yilin ardindan, eski tanrilar ortaya cikiyor.Kokenleri tipki Titanlar gibi belirsiz olan ve saf enerjiden olusan bu arkadaslar yavas yavas Azeroth'u kirletmeye basliyorlar.Azeroth uzerinde idugu belirsiz yaratiklar, amaclari belirsiz Elemental'ler dolasmaya basliyor.

Takip eden birkac milyon yil boyunca da eski tanrilar Dwarf'larin medeniyetini yikmaya, Dwarf'lar ise kaybettiklerini geri insa etmeye calisiyorlar.Bu surecte eski tanrilar Azeroth'un gucunu iyiden iyiye anlamaya, kontrol etmeye basladilar.Bu kisir dongu devam ederken eski tanrilar kendilerini ve guclerini Azeroth'un bir parcasi haline getirdiler.Kazandiklari yeni bilgilerini ise en guclu silahlarini yaratmak icin kullandilar.Eski tanrilar Curse of Flesh(Turkce meali et laneti oldugu icin kullanmamakta gayda var)'i yarattilar.

Curse of Flesh Titan'larin yarattigi mukemmel yaratiklarin basina gelebilecek en kotu seydi.Artik yasiyor, hissediyor, oluyor ve evrim gecirebiliyorlardi.Her canlinin farkli bir motivasyonu ve farkli bir yasam alani vardi.Azeroth artik Titan'larin yarattigi mutlak duzeni degil eski tanrilarin yarattigi kaos ortamini temsil ediyordu, ve Titanlar olurda bir gun geri donerse bu manzaradan hic hosnut olmayacaklardi.



21 Şubat 2011 Pazartesi

Besiktas 2 - 4 Fenerbahce




Futbol uzerine yazmak adetim degildir.Fakat seyir zevki bu denli yuksek bir mac izleyince insanin karalayasi geliyor uc bes kelime.Dun aksamki mac iki takim icinde buyuk onem tasiyordu.Fenerbahce'nin sampiyonlugu kovalarken yara almamasi onemliydi.Besiktas'in ise son haftalardaki muthis performansindan en azindan prestijini kurtarmak icin galip gelme zorunlulugu vardi.Sartlar boyle cetin olunca, macin rolantide gecmeyecegini tahmin etmek pek zor olmadi.

Macin ilk dakikalarinda Fenerbahce'nin odevini daha iyi yaptigini gorduk.Fenerbahce'li oyuncular ayaklarina degen her topu sol kanatta Santos-Dia ikilisine aktardilar.Fener hucum ederken geri gelmeyen Quaresma'nin yalniz biraktigi Ekrem rakiplerini sert mudahalelerle durdurmak zorunda kaldi.Farkli sartlar altinda dakika 15'i gormeden kirmiziyi bile gorebilirdi.Erken gelen golle moral avantajini da yakalayan Fener Dia'nin hiziyla sayisiz pozisyon yakalayip Dia'nin zekasiyla sayisiz pozisyonu harcadi.Yirminci dakikada yedek kulubulerinden oyuna yansiyan ilk mudahale Schuster'den geldi.

Quaresma ve Simao'nun kanatlarini degistiren hoca, oyunun dengesini de degistirdi.Besiktas toplari ters kanada oynamaya baslayinca Niang'in baskisi etkisizlesti.Sahaya igneyle cikan Gokhan Gonul de Quaresma karsisinda bocalayinca Besiktas pozisyon kovalamaya basladi.Bu surecte ise Lugano-Yobo-Volkan uclusunun uyumu dikkat cekiciydi.Besiktas'in beraberligi yakaladigi gol tek kelimeyle muhtesemdi.Ekrem'in deparinin ardindan kendisinden beklendigi uzere cizgiye inip orta kesmek yerine topu cekip Lugano'yu kasaba gondermesi ve kullandigi sutun guzelligi harikaydi.Fenerbahce'nin golu kullanilamaz hale getirdigi Besiktas sag kanadindan yemis olmasi ise baska bir konu.

Ikinci yari ilk yarinin son 20 dakikasi gibi ibre Besiktas yonundeyken basladi.Beraberlik goluyle beraber taraftari arkasina alan Besiktas daha organize gelmeye basladi ama basarili bir hucumlari yoktu.Fenerbahce savunmasi muthis duzenli ve Besiktas'i uzun sutlara ve korner misali ortalara zorluyordu.Bu uzun sutlardan birinde de Simao'nun frikigini yakaladi Besiktas.Karambole carpan topun bombos Ibrahim Toraman'in onunde kalmasi tipki Dia'nin 22'deki sutunun direkte patlamasi gibi top yuvarlaktir seklinde aciklanabilir.Golde ne Fenerbahce savunmasinin ne de Besiktas hucumunun iyi veya kotu oldugu yorumuna varmak zor.

Besiktas'in ikinci golu ve Alex'in penaltisi arasindaki dakikalar ise Super Lig'in cok zamandir izledigim en guzel dakikalariydi mucadele olarak.Ozellikle Niang'in bir rakibini bakkala digerini berbere gonderdikten sonra 50 kusur metrelik depari ve Quaresma'nin patentli sag ayak disiyla asirtmasi macin en dikkat cekici anlariydi.Takibinde Ferrari'nin Lugano'yu kundeye getirdigi korner var ki, penalti 3 dakika once gonul rahatligiyla calinabilirdi.

Fenerbahce taraftarlarinin bir onceki pozisyondan rakilari fondipledigi anda ise penalti geldi.Maci stadda izlemeyen herkes penaltinin neden verildigini pozisyonu tekrar izleyince gorduler ve rakilari fondipleme sirasi Besiktas taraftarlarina geldi.Bu noktada Ferrari'nin hareketini cok yadirgamamak lazim.Her duran topta rakip ceza sahasina giren Lugano ile eslesmek kolay degil.Savunmacisini itip kakmayi, konsantrasyonunu bozmayi sever Lugano.Gerilim dozu yuksek bir karsilasmada cok zamandir forma giymeyen bir savunmacinin en sonunda isyan edip agzina yumrugu vurmaya kalkismasini sadece dogal olarak tanimlayabilirim.Ferrari'nin zamanlamasinin bok gibi olmasi ve bu kadar aleni bir aptallikta yapmasi ise yine ayni gerilimden kaynaklaniyor.Fatura'nin Ferrari'ye kesilecek olmasi ise uzucu.

Penalti karariyla ambole olan Besiktas hem zaten sallanmakta olan savunmasinin kolonlarindan birini hem de konsantrasyonunu kaybedince skorun 2-2 kalmayacagi da kesinlesti.Aklini bir kenara birakip icguduleriyle oynamaya baslayan Besiktas'in cezasin Alex hat-trick yaparak kesti.Bu noktada teknik taktik gibi konulara deginmenin pek anlami yok.Besiktas gibi geriden gelip, one gecip tekrar geri dusen her takim ayni cokusu yasardi.

Maci ozetlemek gerekirse, Aykut Kocaman'in oyun sablonunun yavas yavas oturmaya basladiginu soyleyebiliriz.Kulup olarak hali hazirda kaos icerisinde olan Besiktas karsisinda alinan galibiyet basari kriteri sayilamayacak olsa da, Fenerbahce icin isler bu aralar yolunda gidiyor gibi gorunuyor.Besiktas'in bu mactan sonraki performansinin nasil olacagi ise buyuk merak konusu...